Ratko Mladiç’in ölümü, Srebrenitsa Soykırımı ve Bosna Savaşı’ndaki suçları meşrulaştıran tarihsel mağduriyet, etnik üstünlük, intikam ve “Büyük Sırbistan” anlayışının Sırp milliyetçi çevrelerindeki güncel karşılığını yeniden gündeme taşıyor. Bayram Pomak, Mladiç’in savaş suçlarındaki rolünden hareketle onun kahramanlaştırılmasını, soykırım inkârını ve etnik ayrılıkçı söylemlerin Bosna-Hersek ile Balkanların geleceği açısından taşıdığı tehdidi değerlendiriyor.
“Bosna Kasabı” lakabıyla anılan savaş suçlusu Ratko Mladiç, 27 Ağustos’ta Lahey’de tutuklu bulunduğu cezaevinde, 84 yaşında hayatını kaybetti. Peki, binlerce insanın ölümünden sorumlu tutulan bu kişi kimdi ve temsil ettiği zihniyet ne anlama geliyordu?
Mladiç, 1943 yılında Bosna-Hersek’in bir köyünde dünyaya geldi. Henüz iki yaşındayken, Partizan saflarında savaşan babasını savaşta kaybetti. 1965 yılında Yugoslav Halk Ordusunda subaylık kariyerine başladı ve uzun yıllar profesyonel asker olarak görev yaptı.
Yugoslavya’nın dağılma sürecine girdiği dönemde Hırvatistan’da görev yapan Mladiç, gelişen siyasi atmosferle birlikte keskin bir ideolojik dönüşüm geçirdi. Komünist bir ordu subayıyken Yugoslavya’nın parçalanmasıyla beraber âdeta komünist şapkasını çıkarıp milliyetçi şapkasını taktı ve “Büyük Sırbistan” ideali uğruna savaşmaya başladı.
1992 yılına gelindiğinde Bosna-Hersek’e geçen Mladiç, Bosnalı Sırplar tarafından kurulan Sırp Cumhuriyeti Ordusunun (Vojska Republike Srpske) Ana Karargâh Komutanlığına getirildi. Bu tarihten itibaren, Bosnalı Sırpların siyasi lideri Radovan Karadziç ile birlikte Bosna Savaşı’nın en önemli ve en karanlık isimlerinden biri hâline geldi.
Mladiç’in komutasındaki ordu, Bosna-Hersek’in başkenti Saraybosna’yı yıllarca kuşatma altında tuttu. Şehir; topçu ateşi, havan saldırıları ve keskin nişancıların hedefi hâline getirildi. Bu kuşatma sırasında binlerce sivil yaşamını yitirirken, Saraybosna halkı yıllar boyunca açlık, korku ve ölüm tehdidi altında yaşamaya mahkûm edildi.
Mladiç’in dünya sahnesinde tanınmasına neden olan en korkunç olay ise hiç şüphesiz Srebrenitsa Soykırımı’dır. Mladiç, 11 Temmuz 1995 tarihinde kameraların karşısına geçerek Srebrenitsa’yı “Sırp halkına armağan ettiğini” söylüyordu. Çünkü onun zihniyetinde bu savaş, Sırplarla “Türkler”, yani Osmanlılar arasındaki savaşın bir devamıydı. Müslüman Boşnakları da “Türk” olarak görüyordu. Bu nedenle Srebrenitsa’nın ele geçirilmesini, “Türklerden alınan bir intikam” olarak nitelendiriyordu. Üstelik bütün bu ifadeleri, dünyanın gözü önünde ve kameralar karşısında dile getiriyordu.
Srebrenitsa Soykırımı’ndan hemen sonra, 24 Temmuz 1995 tarihinde, Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi Mladiç hakkında ilk iddianameyi hazırladı.
Savaşın ardından görevinden ayrılan Mladiç, uluslararası savaş suçları yargısının en çok aranan isimlerinden biri hâline geldi. Ancak 1996’dan itibaren yaklaşık 16 yıl boyunca firari yaşadı ve yakalanamadı. Bu süre boyunca Sırbistan’daki ordu, bürokrasi ve bazı milliyetçi çevreler tarafından korunduğuna ve saklandığına ilişkin ciddi iddialar gündeme geldi.
Çünkü Mladiç, Sırp toplumunun milliyetçi kesimleri tarafından bir katil veya savaş suçlusu olarak değil, “Sırp halkını savunan bir kahraman” olarak görülüyordu. Böyle bir atmosferde onu uluslararası mahkemeye teslim etmek, bazı çevrelerce “Sırplığa ihanet” olarak değerlendiriliyordu. Bu nedenle Sırbistan’daki yönetimler, uzun yıllar boyunca Mladiç’i yakalayıp teslim etmek konusunda isteksiz davranmakla suçlandı.
Aradan yıllar geçmesi, ülkedeki siyasi dengelerin değişmesi ve özellikle Avrupa’dan gelen baskıların artması sonucunda Sırbistan, 2011 yılında Mladiç’i teslim etmek zorunda kaldı. Mladiç, Sırbistan’ın Lazarevo köyünde bir akrabasının evinde yakalandı. Yakalanmasının ardından aynı yıl Lahey’deki Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesine teslim edildi.
Yıllar süren yargılamanın ardından Mladiç, 2017 yılında hakkında ileri sürülen 11 suçlamanın 10’undan suçlu bulundu. Srebrenitsa’da soykırımın yanı sıra zulüm, imha, cinayet, zorla yerinden etme, sınır dışı etme, Saraybosna’daki sivilleri terörize etme, sivillere yönelik hukuka aykırı saldırılar düzenleme ve Birleşmiş Milletler personelini rehin alma suçlarından mahkûm edildi.
Mahkeme, Ratko Mladiç’i ömür boyu hapis cezasına çarptırdı.
Mladiç Zihniyeti
Mladiç’in temsil ettiği zihniyet son derece tehlikelidir. Çünkü bu zihniyetin sonucunda binlerce insan öldürüldü, aileler parçalandı, milyonlarca kişi yerinden edildi ve bölgelerin demografik yapısı zor kullanılarak değiştirildi.
Bu zihniyetin arkasında, tarihsel mağduriyet üzerine kurulan güçlü bir anlatı bulunmaktadır. Sırp milliyetçiliğine göre tarih, Sırplara haksızlık etmiş ve geçmişte yapılan bu “yanlışların” düzeltilme zamanı gelmiştir. Mladiç de işlediği suçları, sözde tarihsel haksızlıkları gideren eylemler olarak gören bir düşünce yapısına sahipti.
Bu anlatıya göre Sırplar, Osmanlı döneminde ezilmiş, topraklarından çıkarılmış ve onların yerlerine “Türkler” yerleştirilmişti. Müslüman Boşnaklar da ayrı bir halk olarak değil, Osmanlı’nın bölgedeki devamı ve “Türk” olarak görülüyordu. Mladiç’in Srebrenitsa’ya girerken “Türklerden intikam alma” düşüncesini dile getirmesi, bu tarih anlayışının en açık yansımalarından biriydi.
Sırp milliyetçilerine göre Sırplar, tarih boyunca hak ettikleri “Büyük Sırbistan”ı kuramamıştı. Yugoslavya’nın dağılması ise bu sözde tarihsel yanlışı düzeltmek ve “Büyük Sırbistan” idealini gerçekleştirmek için bir fırsat olarak görülüyordu.
Ancak kurulması hedeflenen bu devletin sınırları belirlenirken, ele geçirilen toprakların etnik açıdan homojenleştirilmesi ve “yabancı unsurlardan” arındırılması gerektiği düşünülüyordu. Bunun yöntemi ise korku, baskı, sistematik şiddet, zorla yerinden etme, sürgün ve soykırımdı. “Etnik temizlik” olarak adlandırılan bu politika, yalnızca askerî bir strateji değil; belirli bölgelerin nüfus yapısını kalıcı biçimde değiştirmeyi amaçlayan sistematik bir projeydi.
Mladiç ve onu destekleyen milliyetçi çevreler, bütün bunları gerçekleştirirken kendilerini saldırgan değil, “tarihin mağdurları” olarak gösteriyordu. İşledikleri suçları da yeni bir haksızlık olarak değil, geçmişte yapıldığına inandıkları haksızlıkların düzeltilmesi şeklinde sunuyorlardı. Böylece mağduriyet anlatısı, şiddeti ve işlenen ağır suçları meşrulaştıran ideolojik bir araca dönüştürülüyordu.
Bugün de Sırp toplumunun bazı kesimleri Mladiç’i savaş suçlusu değil, “kahraman” olarak görmeye devam ediyor. Bu çevreler, “Mladiç olmasaydı bugün Sırp Cumhuriyeti olmazdı” diyerek onun Sırpları tarihsel düşmanlarından koruduğunu ileri sürüyor. Oysa bu söylem; soykırım, savaş suçları ve insanlığa karşı işlenen suçlarla kurulmuş bir düzeni, “halkı savunma” gerekçesiyle meşrulaştırmaya hizmet ediyor.
Mladiç Öldü, Ama Zihniyeti Capcanlı
Mladiç biyolojik olarak öldü; ancak temsil ettiği zihniyet, Sırp milliyetçi çevrelerinde yaşamaya devam ediyor. Dünyanın büyük bir bölümü onu savaş suçlusu ve Srebrenitsa Soykırımı’nın başlıca sorumlularından biri olarak görürken, Sırp toplumunun önemli bir kesiminde Mladiç’e yönelik algı oldukça farklıdır.
Mladiç’in öldüğü gün Sırbistan’da ve Bosna-Hersek’te Sırpların çoğunlukta olduğu bazı şehirlerde yürüyüşler düzenlendi, meşaleler yakıldı ve onun lehine sloganlar atıldı. Benzer görüntüler stadyumlara da yansıdı; bazı taraftar grupları Mladiç’i sloganlarla andı.
Bazı medya kuruluşları ise kesinleşmiş mahkeme kararlarını ve işlediği suçları geri plana iterek Mladiç’i “Sırp halkının savunucusu”, “Lahey’in mağduru” veya “Sırplara yapılan haksızlığın sembolü” şeklinde sundu.
Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vuçiç de Mladiç’in son dönemlerinde ağır hasta olduğunu belirterek mahkemenin tahliyesine izin vermediğini ve cezaevinde ölmesine bilinçli olarak göz yumduğunu ileri sürdü. Bu açıklama, Mladiç’in işlediği suçları doğrudan inkâr etmese de tartışmanın merkezini mağdurlardan uzaklaştırarak savaş suçlusunu mağdur konumuna yerleştiren söyleme katkı sağladı.
Mladiç’in duvar resimleri bugün de Sırbistan’ın birçok yerinde varlığını koruyor. Mladiç’in ve diğer hükümlülerin savaş suçlusu olduğunu açıkça söyleyen kişiler ise milliyetçi çevreler tarafından hâlâ “vatan haini” olarak damgalanabiliyor. Bu tablo, Sırbistan’ın geçmişiyle bütünüyle yüzleşemediğini gösteriyor. Srebrenitsa Soykırımı’nın yıl dönümlerinde, özellikle Bosna-Hersek’teki bazı Sırp milliyetçi grupların provokatif kutlamalar ve “zafer” gösterileri düzenlemesi de aynı zihniyetin devam ettiğine işaret ediyor.
Bosna-Hersek’in Sırp Cumhuriyeti entitesinde 2025 yılında Valicon tarafından gerçekleştirilen araştırmanın sonuçları oldukça çarpıcıdır. Ankete katılanların yüzde 52’si Ratko Mladiç’i “kahraman”, yalnızca yüzde 6’sı ise “suçlu” olarak tanımladı. Katılımcıların yüzde 59’u Srebrenitsa’da soykırım yaşanmadığını savunurken, yalnızca yüzde 19’u yaşananları soykırım olarak kabul etti.
Bu çevrelerde hâkim olan söylemi genel olarak şöyle özetlemek mümkündür:
“Mladiç suçlu değil, halkını savunan bir komutandır. Sırpların işlediği suçlar abartılıyor; komşu halklar ve Batılı devletler sürekli olarak Sırpları suçlu göstermeye çalışıyor.”
Oysa çok yakın bir tarihte Balkanları kana bulayan ve bölge halklarına acıdan başka bir şey getirmeyen bu zihniyet, hâlâ bütün canlılığıyla karşımızda duruyor. Mladiç öldü; fakat onun temsil ettiği tarihsel mağduriyet, etnik üstünlük ve intikam anlayışı yaşamaya devam ediyor. Bu nedenle söz konusu zihniyete karşı sürekli uyanık olmak ve tarihsel gerçekleri güçlü biçimde savunmak gerekiyor. Çünkü inkâr edilen, önemsizleştirilen veya unutulan suçların tekrarlanma riski hiçbir zaman bütünüyle ortadan kalkmaz.
Sırp milliyetçiliğinin bazı etkili temsilcileri açısından Bosna meselesi hâlâ kapanmış değildir. Bu çevreler Dayton Barış Anlaşması’nı kalıcı bir çözümden çok geçici bir ateşkes olarak görmekte; Bosna-Hersek’teki Sırp Cumhuriyeti entitesini de “Büyük Sırbistan” hedefine giden yolda bir aşama olarak değerlendirmektedir. Nihai amaçları, Bosna-Hersek’in parçalanması ve Sırp Cumhuriyeti’nin Sırbistan ile birleşmesidir.
Elbette bütün Sırpları aynı düşünceye sahip homojen bir topluluk olarak değerlendirmek doğru değildir. Sırbistan’da ve Bosna-Hersek’te Mladiç’i açıkça savaş suçlusu olarak tanımlayan, soykırım inkârına karşı mücadele eden ve geçmişle yüzleşilmesini isteyen insanlar da bulunmaktadır. Ancak devlet kurumlarında, medyada, Sırp Ortodoks Kilisesi’nin bazı kesimlerinde ve milliyetçi siyasi yapılarda bu ideolojiyi besleyen güçlü bir damar hâlâ mevcuttur.
Sırp Cumhuriyeti’nde yaşayan bazı insanların kendilerini öncelikle Bosna-Hersek vatandaşı olarak değil, “Sırp Cumhuriyeti’nden” veya “Sırp” olarak tanımlaması da ortak devlet kimliğinin ne kadar zayıf kaldığını göstermektedir. Milliyetçi siyaset, bu aidiyet sorununu sürekli körüklemekte ve Bosna-Hersek’in meşruiyetini tartışmaya açmaktadır.
Bu çevreler, hedeflerine ulaşabilmek için Avrupa’daki ve dünyadaki siyasi dengelerin değişmesini beklemektedir. En büyük tehlike ise geçmişteki şiddeti mümkün kılan ideolojik altyapının tamamen ortadan kalkmamış olmasıdır. Tarihsel mağduriyet söylemi, soykırım inkârı, savaş suçlularının kahramanlaştırılması ve etnik ayrılıkçılık bir araya geldiğinde Balkanların geleceği açısından ciddi bir tehdit ortaya çıkmaktadır.
Bugün “Bosna Kasabı” olarak anılan soykırım hükümlüsü Ratko Mladiç öldü; fakat Sırp milliyetçi dünyasında onun düşüncelerini taşıyan yüzlerce, hatta binlerce insan yaşamaya devam ediyor. Bu zihniyeti üreten ve besleyen sistem varlığını koruduğu sürece Balkanlar için tehlike çanları çalmaya devam edecektir.
