Bayram POMAK
28 Aralık’ta gerçekleştirilen genel seçimlerin ardından Merkez Seçim Komisyonu’nun (MSK) aldığı oyların yeniden sayılması kararı, Kosova’da seçim süreçlerine dair uzun süredir konuşulan ancak somut biçimde ispatlanamayan bir gerçeği gün yüzüne çıkarmıştır: seçimlerde oy hırsızlığı iddiası.
Bu kez mesele yalnızca bir iddia düzeyinde kalmamış; ortaya çıkan bulgular, adeta suçüstü yakalanmış bir organizasyonu işaret eder nitelikte olmuştur. Dahası, hiç kimse bu hırsızlığın bu denli kapsamlı ve sistematik bir boyuta ulaşabileceğini öngörememiştir. Bir aday lehine binlerce oyun kaydırıldığına dair farkların ortaya çıkması, olayın bireysel değil, organize biçimde planlanmış bir yapı tarafından yürütüldüğünü göstermektedir.
Aslında bu skandalın kamuoyunu şaşırtmaması gerekir. Zira seçimlerde usulsüzlük yapıldığına dair şüpheler, yıllardır toplumun farklı kesimleri tarafından dile getirilen, adeta “bilinen ama üstü örtülen bir sır” haline gelmiştir. Bu açıdan MSK’nin yeniden sayım kararı, hem demokratik meşruiyet hem de kamu vicdanı bakımından son derece yerinde ve gecikmiş bir adım olarak değerlendirilmelidir. Çünkü bu karar sayesinde ilk kez ak ile kara somut veriler üzerinden ayrışmaya başlamıştır.
Ortaya saçılan veriler, bu organizasyonun içerisinde yalnızca seçim sürecinde görev yapan personelin değil, aynı zamanda bazı milletvekili adaylarının da bulunabileceğine işaret etmektedir. Adayların kamuoyuna yönelik “Bu işin içinde biz yokuz, bizim adımıza başkaları yapmış” şeklindeki açıklamaları ise, hem trajik hem de son derece düşündürücüdür. Zira bu beyanlar, sorumluluğu ortadan kaldırmadığı gibi, toplum nezdinde kişileri daha da inandırıcılıktan uzak ve gülünç bir konuma sürüklemektedir.
Daha da çarpıcı olan gerçek şudur: Bu olayın failleri bugün kamuoyu önünde itibar kaybetse dahi, ilerleyen dönemlerde aynı isimleri yeniden siyaset sahnesinde görmemiz kuvvetle muhtemeldir. Çünkü problem yalnızca teknik değil; esasen bir zihniyet (mentalite) problemidir. Bugüne kadar yapılan pek çok seçimde benzer iddiaların gündeme gelmesi ve bazı kişilerin bu yollarla mevki ve makam sahibi olması, bu yapının sistemin içine ne derece yerleştiğini göstermektedir.
Milletin iradesini çalanlardan toplumsal bir sorumluluk ya da vicdan beklemek ise, açıkçası saflık olur. Ne yazık ki bu kişiler yalnızca halkın iradesini gasbetmekle kalmamakta; aynı zamanda elde ettikleri makamlar üzerinden rant düzeni kurarak kişisel menfaat sağlamaktadırlar.
Kosova, bu skandaldan ciddi dersler çıkarmalıdır. Seçim sistemi daha sıkı hale getirilmeli, denetim mekanizmaları güçlendirilmeli ve bu suça teşebbüs eden herkes en ağır şekilde cezalandırılmalıdır. Ancak bu şekilde, gelecekte benzer planlar kurabilecek olanlar en azından bunu yapmadan önce iki defa düşünmek zorunda kalacaktır.
Bu mesele yalnızca basit bir hırsızlık olayı değildir; aynı zamanda doğrudan ulusal güvenlik sorunudur. Çünkü sisteme erişebilen yapılar, bir taraftan istediklerini seçtirebilir, diğer taraftan istemediklerini siyasetten ve kamu yönetiminden dışlayabilir. Bu ise demokratik düzenin sonu demektir. Böyle bir tablo demokrasi değildir; olamaz.
Öte yandan, böylesi skandallar Kosova’nın uluslararası imajı açısından da ciddi zararlar doğuracaktır. Avrupa Birliği üyeliği hedefleyen bir ülkede seçim güvenliğinin tartışmaya açılması, demokrasinin nasıl işlediğini değil, nasıl işleyemediğini ortaya koyar. Dahası, AB içerisinde Kosova’ya karşı mesafeli duran ülkeler bu durumu siyasi argüman olarak kullanacak, Kosova’nın üyelik sürecini daha da zorlaştıracaktır.
Bu nedenle seçim süreçlerinin güvenilirliğini sağlamak ve demokrasiyi güçlendirmek adına acil adımlar atılmalıdır. İlk olarak bu organizasyonun içerisinde yer alan herkes tespit edilmeli ve adalet önünde hesap vermelidir. İkinci olarak Ceza Kanunu’nda yapılacak düzenlemelerle seçim güvenliğine ilişkin suçların cezaları caydırıcı şekilde ağırlaştırılmalıdır. Üçüncü olarak oy sayım merkezlerinde teknolojik altyapı güçlendirilmeli, insan müdahalesi en aza indirilmeli ve sistem daha şeffaf hale getirilmelidir.
Yaşananlar açık bir gerçeği göstermiştir: Bu tür önlemler alınmadığı takdirde, “milletin iradesi” değil, sisteme erişebilen “güçlülerin iradesi” belirleyici olacaktır. Oysa demokrasinin özü, iradenin güçlüye değil, halka ait olmasıdır.